3. Bölüm ~ Kitabın konusu nedir ? – Zaman Tüneli ~

Kafka’nın “Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?” sözünü okuduğumda değişik duygular hissettim. Dalgalı denizde motora binersin, yolculuk o kadar kısadır ki deniz seni tutamadan Beşiktaş’ta inersin ya aynen öyle…

Sayfaları dolaşırken denk geldiğim bu sözü paylaşan şahsı muhterem, bende kitaplara uzak bir izlenim ve ilk intiba bırakmıştı. Oysa ki kendisi, binlerce kişi tarafından okunmuş bir kitabı kaleme almış bir gençti. Sürprizleri sevmediğimi defalarca belirtebilirim ama hiç ummadığım kişilerden birşeyler öğrenmenin beynimde yaktığı ışığı tarif etmekte aynı derecede zorlanırım.

İnsanlar üzerine, insanlık üzerine, insan olmak üzerine yazılar, denemeler… Emir kipiyle hitap edilmesini sevmez insanlar; kişisel gelişim kitaplarının en büyük zaafı budur kanımca. “Eğri otur, doğru konuş” gibi telkinlerde bulunarak insanların bunu kabul etmesini beklemek hayal kırıklığıdır.

Okuduğum şeyin beni sarsması için “farkında” olmam gerekir. Bazı eserlerin gereğinden fazla övgü aldığını düşünmek kişisel zevk ve renklerimin paralelindedir. Öte yandan klasik kitaplar okuduğumda (bu bölümde yazar çok kitap okumuş olduğuna dair ufak ipuçları veriyor), konusu ilgimi çekmemişse sadece yazarın dili ve seçtiği kelimelerin zamanın ötesinde oluşu bile övgüye fazlasıyla değer olup o eserin başyapıt olması gerektiğine inandırıyor beni. Yokluğunda çok kitap okuduysam demek ki. Bir de çok okuyan mı çok gezen mi bilir çıkmazı var; ama benim bu konuda bir seçimim yok.

Kökü zaman kaybından türemiş, İngilizceden yanlış tercüme edilmiş (timeline) bir zaman tünelini miras olarak bırakmak yerine daha kalıcı, tecrübelerle bezenmiş elle tutulur bir eser bırakmaya yeltenmek bile saygı duyulacak bir hareket olsa gerek.

Ö.A.

 

Advertisements